Sende “Yusuf’un tuzağı”na değer bir şey var mı?
Yusuf dedi: “Biz metaımızı kimde bulursak, onu alırız…” [Yusuf, 12/79]
Güzellerin eline geçmek istiyorsan, o güzellere layık bir dane olmalısın. Hakk ki kendini “tuzak kuranların en hayırlısı” ilan etti, Yusuf’un ağzından bize böyle seslendi. Kıssada Yusuf’un tuzağının bir parçasıydı bu sözler.. Kardeşi Bünyamin’i yanına alabilmek için, yükleri arasına “bizim metaımız” dediği bir eşya yerleştirdi. Böylece Bünyamin kardeşlerinden temyiz edilecek, o alınacak, kardeşleri bırakılacaktı.. (daha fazla…)
Bir narçiçeğine yürüdüm mevsimler boyu
bir çöl yorgunluğu çöktü üstüme
bir vaha sekinesi indi kalbime
kuyunun dibindeyim, kervanlar bulsun istemem
gömleğim kanlar içinde
köle pazarlarında satıldım ya
sensiz geçer akçem yok aşk mezadında
ah benim devletim, benim ömrüm
merhaba
ben, Yusuf, sınanmış bir kalbin sahibiyim
şöyle buyur, bu kalp senin efendim
şimdi ben, YUSUF, tut ki Mısır’a azizim, efendiyim
boynumdaki künyede hala vasfım yazılı: Züleyha’ya köleyim…”
Nazan BEKİROĞLU (Yusuf & Züleyha)
…
“Yusuf” yazdı Züleyha,sayfanın ortasına.Hala hitaptaydı kalemi,bir satır ileri geçemedi.
Bir satır ileri geçsem hitaptan,dedi,yanacağım.Ses verdi içinden bir ses:”Yan o zaman,yan o zaman!”
Züleyha devam etti:
“Ah benim Yusuf’um,ah benim,ah/senim,dedi,başka bir şey diyemedi.”
Züleyha Yusuf’a bir mektup yazmaya başlayınca “Yusuf “diye başladı,”Yusuf ” diye bitirdi.Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.Anladı ki aşkın namesinde ser-nameden öte kelam yok.Ve Züleyha’nın lügatinde “Yusuf”tan öte sözcük yok.
“Yusuf,dedi,kelamım artık sende hükümsüz.Ama kelamımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme.Bil ki kelamdan da ötede sadece ah var,ah ki dünya onun üzerinde durur,gökkubbe onun hararetiyle döner..”
Züleyha’nın gülümsemesi (daha fazla…)
Züleyha, kalbi acının anlamına doğru sınırlarda dolaşmaya başlayınca Yûsuf’a bir mektup yazmaya karar verdi. İçindeki hallere tercüman olacak sözcükleri bulup da Yûsuf’a göstermek istedi. Dedi, her vasfın karşılığı bir sözcük var nasılsa. Ben de halimi arz edeyim sözcüklerle Yûsuf’uma.
Papirüsten ezilmiş kâğıdı, sivri kalemi aldı eline.
Yûsuf, diye yazdı, nâmenin en başına, sayfanın tam ortasına. İçinden binlerce Yûsuf ses verdi.
Ey içimdeki yıldızlar mütercimi, ölü olmayan kuşlarım benim
Mısr’ın sularına dökülmüş kandillerin aydınlığı
Gizli bahçelerden geçen yeşillerin ıslak çoğulluğu
Konuşan ağacım bana, konuşan ırmağım benim.
Işıklı yağmurum.
Gözlerimle gören ey, ey gözleriyle gördüğüm.
Yûsuf, dedi Züleyha, nâmenin tam ortasına, sayfanın başına. İçinden binlerce Yûsuf daha ses verdi. (daha fazla…)
Ey bana şahdamarımdan daha yakın olan Allah?ım!
Şüphesiz Sen beni benden daha iyi bilensin.
Koca bir okyanusum, her damlası günah kokan bir suyum.
Yûnus diyor ya: Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı
Tak etti bu gönül darlığı, dilimin tokmaklarına dayandı.
İnşirâh! Yâ Allah!
Hata ettim ve nihâyet Sen?in kapına geldim.
Değil mi ki Sen; ?Sen?in göğsünü açıp genişletmedik mi?? diyensin.
?Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı??,
?Sen?in şânını yükseltmedik mi??
kelâmını işitip de bir alev gibi titrememek,
bir zelzele gibi kalbi titretmemek elde mi?
Sevgili…
Kelâmının her bir kelimesini kendine yâr edinen bu fakîr,
kendini yalnız hissedebilir mi, ey Sevgili?
Yakub?un Yusuf?a olan özlemi gibi,
Suyun toprağı, ırmağın denizi,
Tohumun toprağı, bebeğin annesini,
Aradığı gibi senin aşkını arıyoruz,
Işık ver gönlümüze, kurtuluş bekliyoruz.
İçine düşürdüğün kuyularda da mı buldun beni sevdiğim?! Yapma dedikçe “yapma” fiilin mi icraata geçiyor senin? Naçarlığımdan mı hoşnutsun ki bu acıyı dayatıyorsun yüreğime?
Koşarken yürümeye alıştırdın da; emeklettirmeye mi götürüyorsun şimdi de ruhumu? Haricen edilen dualarıma mı göz diktin şimdi de? Ah sevdiğim… İç’ine düştüğüm kuyulardadır yüreğim.. Biçarelikten yoksunsun ve hala üstümde; o kanayışlı bakışların…
Tescillenmiş artık yitikliğim.. Duyurma boşuna cümle alem’e! Seslerin sağırlığından usandı da ruhum lal kesildi ses’lerine inat… Yorgunum sevdiğim! Sevda/n/ı taşımaktan yorgunum… Ağırlığın değil beni yoran; sensizken sen’li kat etmek o yolu… Yanımdasın ama değilsin iç’imde… Her bakışınla Yusuf oluyorsun yüreğimde; Züleyha’lığımı hakketmiyorsun ki oysa…!! Yusuf’luk ben’de oluşuyor; sen her seferinde çıkarıyorsun o Yusuf’u kendi yüreğinden de, benim yüreğimden de! Kazıyarak yürekleri, koşar adım gidiyorsun meçhule…
Yapma artık bu eziyeti bana! Bakma bana öyle. Rencide edilmiş cümlelerime yenisini ekleme her defasında. Değme iç’ime sevdiğim, eşkalimde çıkmasın “hüznün”… Aşk peşi sıra kaçtıkça koştun sen bana… Nereye varır ki bu yolun sonu, sevdiğim?! Ardında bıraktığın ruhun nerede hani? Ruhsuz bir aşk’a merhaba dedirtiyorsun bana. “merhaba”n “elveda” kadar küf kokulu… Küflü sevdalara mı atıyorsun ben’liğimi?!
Cümlelerim kelimelerime düşman… Kelimeler artık kabul etmiyor hecelerimi… Harflerim hecelerime hasret… Yapma sevdiğim, virgülümü alıp da benden, nokta’nı koyma yüreğime!!!‘Cefadır bu bana’ dediğimde “aşk”ı sakladın ben’den. Saklı kaldı yitikliğim o cefaların en iç’inde… İmlası bozuk bir “sevda” ile mi uğraşmakta bu yürek?… Aşk’ın arkasından yırttı Yusuf’luğun Züleyha’lığımı… Sızlattı her bir zerremi, merhem dediğin o bakışların. Kayboldum ben o bakışlarda, uğultulu bir sevdadan çıkmak isterken. Kaybettin beni sevdiğim; şehrin martıları sana ben’den haber salarken… Susuzluğum susamışlığıma “su” oldu, yine yetişemedin “sus”uşlarıma… Sustun… ve ahir’i geldi zamansızlığın…
Aşk’ın cüssesi kadar benim bu yitikliğim… Çok ağır bu yük, omuzlarımda.. Sensizken sen’i yaşamak… Olmayanı olur mu gösteriyor bu ‘şey’? Emekleyecek kadar bile derman vermedin ki; dert kalksın ortadan… Dert de kuyularda şimdilerde! Kuyularda hep bir “kanat” aradım… Yusuf’uma layık olmak istercesine… Olamadın; ben düştüm kör kuyulara… Kıştan kalma bir ayaz var ruhumda; bahar haykırırken yüreğime… “leylaklar” kokusunu yolluyor sevdama; ilaç olsun diye… Olmuyor sevdiğim; merhemi bile razı olmuyor bana, bu aşk’ın… Şakaklarımdan süzülüyorsun… İç’imin en iç’inde kovalıyorsun yarım kalmış nefeslerimi; sana kaçırırcasına… Kaçamaklar bir “yer”e buyur ediyor ben’i… Adı konmamış bir “yer”deyim şimdi…Sen susuyorsun… ve ben düşüyorum hakkettiğim(!) o dipsiz kuyulara.. Yusuf’luğun yaraşamadı Sevdiğim, Züleyha’lığıma… Bırakalım artık hicran’a asılı kalmış vuslat’ımızı!
Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.
Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.
Söz de, aşk da, ne benim ne senin.
Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya, ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut, mayıs gülü, ışıklı nisan yağmuru ne kadar Allah’tansa, mülk gibi söz de ve aşk da O’ndan.
‘‘Sen’’ tahtına yazıcı kimi oturtsa da, beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen, hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, ‘‘gönül tahtına O’ndan özge sultan’’ olmuyor.
Değil mi ki her şey O’ndan, gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.
İnsan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.
Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.
Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir.
Bir çiçeği, bir kuşu, denizi, yağmuru, gökyüzünü, yazıyı, yazıyı yazanı, kalemi tutanı, bir yaratılmışı hasılı.
Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u sevdiğini zannedebilir.
Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.
Çünkü ışığın kaynağı tektir ve aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?
Her aşk ona çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir. (daha fazla…)
Yağmurlarla ağlıyor yalnızlığına…
Yokuşlarda yoruldu yüreği…
Melal akşamlarda hüzün içiyor…
Araf yollarda avare yürüyor yıllardır…
İkilemlerle ilerliyor Kaf dağının ardındaki sevgiliye kavuşmak için…
Arıyor ağlıyor, ağlıyor arıyor… Savruk sinesinden sarı sonbahar dökülüyor toprağa… Hicran damlıyor ümit bulutlarından… Acı çiçekler açıyor avuçlarında…
Yıllar yüreğinde yırtık bırakarak yol alıyor… Ne kışta, ne yazda…
İlk ve sonbaharı soluyor seherlerde… Sevinçlerine çiğ yağdı, kırağı kırdı çiçeklerini… Baharlar bekliyor bağrı, uzak iklimlerden esen meltemlerle serinlemek istiyor…
Yusufselim kalple sabır ağacına dayanıp şükretmek diliyor…
Kalp toprağına düşecek hikmet meyveleri bekliyor o ağacın altında… Sevgiye dost olmuşken sevgili gelmese de olur… Şefkat yoksunu aşk kalp doyurmuyor, neylesin sönük sözleri…
Serap sevgiler, firak acılar demek…
“ Bütün firaklardan gelen feryatlar aşkı bekadan gelen ağlamaların tercümanıdır” Evet, aşk vardır; bekaya… Bekaya bakar kalp, değişmeyen daimi güzele meftun…
Ağlama gönül, neyle yesin gidip kaybolanları…
Araf yollar, avare yıllar biter bir gün… Yıkanmış yürekle yürürsün aklın aydınlattığı yolda… Vuslat içer şifa sadır… Sen her şeye yakın, her şey sana yakın… Uzak uzaktır sana… Anlamamak ve anlaşılmamak yoktur artık… (daha fazla…)
Yusuf,dedi Züleyha, sen benim, evvel düşen şehrimsin, ahir düşen şehrimsin. Ezel düşen şehrimsin, ebed düşen şehrimsin.
Yusuf,dedi Züleyha; kalbim sen, benimsin yalnız benimsin,kalbin ben,seninim yalnızca seninim. Yusuf, dedi Züleyha, sen masumsun, sen de bilirsin, ben de bilirim. Şu dört duvar, şu sıkı sıkı kapalı kapı,döşemenin üzerinde ezilen sarı gülün yaprakları tanık ki suçun yok senin.
Fakat güzelsin.Güzelliğin yoruyor beni,çünkü mümkünü var,suret kasrında bir suret değilsin.
Suçlu değilsen de bana, beni suçlu kılacak kadar güzelsin. Mümkünü olan bir güzelliğin sahibiysen Yusuf, ve bu güzellik yoruyorsa beni, sen dünyanın en masum mücrimisin. Suçlu,suçunu her zaman bilerek işlemez Yusuf ve güzellik bazen suça dönüşür.
Yaratılmışların en güzeli karşısında,ruhum kadar bedenim,kalbim kadar kalbimden çıkıp da bütün bedenimi deveran eden kanım ve damarlarım,ve bütün zerrelerim akıyorsa sana, ben de dünyanın en mücrim masumu değil miyim?
Çünkü, dedi Züleyha, güzelliğin bir derin kuyu senin. Bir düşenin kurtuluşu kolay olmaz.Ne mutlu kalbine sen düşene,ve ne mutlu senin kalbine düşene.Tufandan kurtulmak için kendi derinliğine akan bir ırmak gibi; akmasam sana ölürdüm Yusuf, aktım, yine öldüm. Kendi ölümümün şeklini seçmem özgürlüğümse susarak ölmeyi değil,söyleyerek ölmeyi seçtim.
Tortulanarak ve bulanarak değil,taşarak ve coşarak ölmeyi istedim.
Hükmümün Yusuf olduğu yerde ölümlü olduğumu bildim.
(daha fazla…)